20’li Yaşlarımın Sonuna Kadar Atatürkçü mahallede büyüdüm ve ezbere bildiğimiz
tarih bilgileriyle yetiştim; bunun dışındaki tarih bilgisini “deli saçması” olarak yorumlayıp okumaya tenezzül etmedim bile.
Ali Şükrü Bey hadisesini okuduktan sonra bana ezberletilenleri sorgulamaya başladım.
Bu sayfadaki yazılar karanlıkta bir odada kapıyı arar gibi kendi tarihini bulmaya çalışan, tarihçi olmayan bir fakirin karalamalarıdır.
Twitter’da @DrTasbas hesabımda yazdığım yazılardan derlenmiştir.
Tarih Notlarım

Güneybatı Kafkas Cumhuriyeti (Cenub-ı Garbi Kafkas Hükûmet-i Cumhuriyesi)
I. Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, Devlet-i Aliyye (Osmanlı Devleti) ordusu birliklerinin Güney Kafkasya’dan çekilmesini öngörmüştür.
Ancak Dersaadet (İstanbul), İngilizleri oyalayıp 2 ay daha ordu kuvvetlerini Kars Bölgesi’nde tutmuştur. Bu kararın nedeni halkın bölgede bir hükûmet kurmasına zaman vermektir.
30 Kasım 1918’de Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi kurulmuştur.
17-18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında Kars’ta toplanan kongreye 131 temsilci katılmış ve kongrede Kars Millî İslam Şûrası’nın adı Güneybatı Kafkasya Milli Geçici Hükûmeti olarak değiştirilmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir.
25 Mart 1919 tarihinde bu meclis adını almıştır.
İngilizler, 19 Nisan 1919’da Kars’ı işgal ederek hükûmetin varlığına son verdiler.
Sonra hemen 1 ay sonra Devlet-i Aliyye, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderdi.
19 Mayıs 1919’da Osmanlı’ya hakaret edenler, Türk Devlet kabiliyetini anlayamayanlardır. Kafkas Cumhuriyeti yıkılır yıkılmaz Anadolu’ya bir paşa daha gönderiyorsunuz ve o da bir Cumhuriyet kurmaya girişiyor.
Bu gaflet ve hıyanet midir?Anadolu’ya yeniden tohum atma, küllerden doğma çabası mıdır?
Vesselam
Tunç Taşbaş
4 Şubat 1923 :
Lozan görüşmeleri yarıda kesilir. Lozan heyeti Türkiye’ye döner.
21 Şubat 1923 :
İsmet Paşa, TBMM’ye Lozan görüşmeleri hakkında bilgi verir. TBMM 2.Grup sözcüsü Ali Şükrü Bey, başta Misak-ı Milli’den verilen tavizler olmak üzere, heyeti çok sert eleştirir. “Musul’u bir sene sonraya bırakmak, bir Mısır yapmak demektir. Binaenaleyh, neticede gaip etmek demektir. Bu da Girit gibi gidecektir.” (TBMM, GCZ, 4/133-135). Mecliste Lozan’ın yenilgi olduğuna dair çok sert tartışmalar yaşanır.
27 Mart 1923 :
Ali Şükrü Bey, Topal Osman tarafından öldürülür.
1 Nisan 1923 :
Seçim kararı alınır.
15 Nisan 1923 :
Birinci meclis, son kez toplanır. 28 Haziran 1923: Seçimler yapıldı. Seçimlerin Kanun-i Esasi’ye uygun yapılmadığı için, ikinci grup seçimi protesto etti. Yeni meclise iki muhalif vekil girebildi, Gümüşhane vekili Zeki Bey ve İzmir’i kurtaran ordu komutanı Sakallı Nureddin Paşa.
Zeki Bey ayrıca 1922’de saltanatın kaldırılmasına ret oyu veren tek vekildi. Ara
Not : Mustafa Kemal Paşa saltanatın kaldırılması kararını Kazım Karabekir Paşa’ya, Refet Paşa’ya, Rauf Bey’e ve Ali Fuat Paşa’ya çok zor kabul ettirdiğini söylemiştir (Atatürk 1999/III: 911-921).
Yeni meclis, Lozan’ı kabul etti.
24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşması imzalandı.
29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi.
3 Mart 1924: Hilafet kaldırıldı.
Vesselam
Tunç Taşbaş
12 Mart 1921. İstiklal Marşı’nın Kabulü.
Mehmet Akif Ersoy, şehit edilen Ali Şükrü Bey’in yakın arkadaşıdır. İstanbul’dan, Anadolu’ya beraber geçmişlerdir.
Ali Şükrü Bey’in 1923’te öldürülmesi sonrası Mehmet Akif Ersoy, Mısır’a kaçar. Genç cumhuriyet yönetimi Mehmet Akif Ersoy’u İrtica-706 koduyla fişler ve takip eder.
Yıllarca “kahrolsun İstibdat” diyerek Abdülhamid Han’ı eleştirirken İstanbul’da huzurla yaşayabilmiş bir şair için ne trajik bir son.
Mehmet Akif Ersoy, Safahat kitabında Asım bölümünde Sultan Abdülhamid Han’la ilgili şunu yazar:
“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
Ayrıca 1925 ve 1937’de iki defa İstiklal Marşı’nı değiştirme girişimi yapılmış ama güzel bir eser bulunamadığı için ertelenmiştir. Bu değişiklik girişimiyle ilgili bir yazı : https://www.tyb.org.tr/mobi/bekir-sahin-istiklal-marsini-degistirme-girisimleri-ve-belgeleri-1925-51173h.htm
Vesselam
Tunç Taşbaş
Sivas Kongresi’ne katılan kişi sayısı 36.
12 kişinin akıbeti aşağıdaki şekilde. Birçoğu ile ilgili de yeterli bilgi yok.
Sivas Kongresi’ne katılanlar:
– Bekir Sami Kunduh (İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı)
– Refet Bele (İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı)
– Ahmet Fevzi Baysoy (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Mustafa Vasıf Karakol (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı) (İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı)
– İsmail Hami Danişmend (Cumhuriyet sonrası resmi görev alamadı)
– Halil İbrahim Sipahioğlu (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Mehmet Şükrü Koç (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Abdurrahman Dursun Yalvaç (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Hakkı Behiç Bayiç (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Mustafa Soylu (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Yusuf Bahri Tatlıoğlu (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
– Süleyman Boşank (1.Dönem mebus. 1923’te meclis dışı)
Sivas Kongresi Kararları:
Madde2 : Osmanlı toplumunun bütünlüğü, millî istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuvâ-yi milliye’yi etkili ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.
Madde5 : Osmanlı Hükûmeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır. Sivas Kongresi’ne katılanların çoğu Milli Mücadele’yi veren ilk mecliste mebus olarak bulunmuşlar ancak 1.Meclis feshedildikten sonra meclise girememişlerdir.
Vesselam
Tunç Taşbaş
İstiklâl Savaşı’nın komutasını Mustafa Kemal Paşa ile birlikte yürüten diğer 4 general:
Kâzım Karabekir
Rauf (Orbay) Bey
Ali Fuat (Cebesoy) Paşa
Refet (Bele) Paşa
İlk meclisten sonra 1923’te meclise alınmadılar. Sonrasında hepsi de İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı.
Kazım Karabekir’in Nutuk’a cevaben yazdığı “İstiklal Harbimizin Esasları” kitabı 1933’te yasaklandı; baskı aşamasında toplatıldı. Kitabın bütün nüshalarını yok etmek amacıyla Kazım Karabekir’in evi basılarak evindeki bütün kitaplar yakılmıştır.
Halep 100 yıl önce bizim vilayetimizdi. Halep vilayetimizin sınırlarına bakın. Ayrıca Halep, Misak-ı Milli sınırları içindeydi. Çanakkale’de savaşmış binlerce, şehit olmuş yüzlerce Halepli var.
Bugünden bakıldığında görünün o ki, Türkleri Araplara; Arapları Türklere düşman edecek bir plan uygulandı. Bölgede cetvellerle sınırları çizen emperyalizm, mezhep ve milliyet kavgalarıyla kan dökerken bölgedeki petrolü aldı.
Çünkü Dünya petrolünün %35’i bu coğrafyada ve emperyalizmin paylaştığı bu bölgeyi, Türkiye’nin yeniden birleştirme riski göze alınamazdı.
Ve tabii bu arada İngiltere himayesinde İsrail Devleti kuruldu.
Oysa 1.Dünya Savaşı’nda bizimle omuz omuza savaşan Arapların sayısı, bize karşı savaşanlardan kat ve kat fazla.
Bazı Arap aşiretleri satın alan, ülkemizi işgal eden İngilizler; ama sen Araplara düşmansan, bu işte bir terslik var.
100 yıl önce Osmanlı dağıtıldıktan sonra Türkleri ve Arapları birbirine sistematik olarak düşman ettiler.
Dünya petrolünün %35’i bu coğrafyada olduğu için, bizleri paramparça edip birbirimize düşürdüler. Sonra da gelip petrolümüzü aldılar.
Oysa Medine’yi, Kut’ul Amare’yi, Çanakkale’yi omuz omuza savunmuştuk. Şimdi Türkler ve Araplar tekrar bir araya gelmeye başlamışken, iki toplumda da ufak bir azınlık düşmanlık tohumları ekmeye çalışıyor.
Arap ve Türk yeniden bir araya gelirse kimin işine gelmez: İsrail’in, İngiliz’in, Fransız’ın, Batı’nın…
Şu haritaya bakın. Şu haritaya bakın ve söyleyin, Türk ve Arap’ın bir araya gelmemesi kimleri sevindirir, kimleri üzer?
Ortadoğu, hala 100 yıl önceki küçülmemizin sancılarını yaşıyor.
Ortadoğu’da, köklü bir devlet geleneği olmayan, Fransa ve İngiltere denetiminde kurulmuş 50-60 yıllık devletlerden, devlet duruşu bekliyoruz.
Rus İmparatorluğu dağıldıktan sonra, etki alanını kaybetmedi. Sovyetler dağıldıktan sonra, etki alanını kaybetmedi. İngiliz, biz de dahil olmak üzere bütün Ortadoğu’ya cetvellerle sınırlar çizip birbirine düşman etti ve İsrail’i kurdu.
Çünkü Dünya petrolünün 3’te 1’i burada. Biz kavga ederken, bütün coğrafyada kan akarken petrolümüzü aldılar.
Bütün devrimlerden sonra geçmişi karalama olur, olağandır.
Ama bu iş 100 yıl sürmez. Hiçbir insan zekasından şikayetçi olmaz, hiç kimse beyninin yıkandığını kabullenmez.
Ama lütfen bir kendine sor, geçmişe düşmanlığın, Ortadoğu’ya düşmanlığın nereden geliyor; kime hizmet ediyor?
Zenginken batmış; sonra tekrar sıfırdan eski haline ulaşmış 3-4 insanla tanıştım.
Hepsinde gördüğüm şuydu:
Eski varlıklı hallerine ulaşabileceklerini; bunun imkansız olmadığını biliyorlardı. Ve eski çevreleri onlara çok yardımcı olmuştu. Devletleri de buna benzetiyorum. Çarlık – Sovyetler ve Sovyetler sonrası Rusya etki alanını ve hafızasını hep korudu ve her zaman kısa sürede eski güçlü haline geldi.
Biz de bugün Gönül Coğrafyası dediğimiz etki alanımızı koruyabilirdik. Öyle olsaydı, ne bölgenin petrolünü çalabilirdi Batı, ne de bu kadar kan akardı.
Bunun olmaması için hafızamızın silinmesi; eski çevremize düşmanlaşmamız; tarihimize yabancılaşmamız ve hatta düşman olmamız gerekirdi. Bu oldu da…
Türk’ü Anadolu’ya hapsetmek isteyenler ırkçılığı ve İslam düşmanlığını pompaladılar. Bizden gözükerek, bize rağmen yaptılar bunu… Kökleri kestiler.
Ancak 1000 yıllık kökü öyle kolay yok edemeyeceklerini tarih gösterdi. Elhamdülillah. Türk, Kürt, Zaza, Arap…
Bir millet, bir coğrafya, mazisini geri almak için ayağa kalkıyor. Biz kazanacağız.
Vesselam
Tunç
Toplum dinsiz yapamaz.
Toplumdan dini çekerseniz başka bir şeyi din edinir kendine: bu bir ideoloji ya da kişi de olabilir. Kemalizm, Türkiye’de bir din haline gelmiştir. Anıtkabir de o dinin adeta tapınağı…
Bir Müslüman için en güzel devir Resulullah’ın yaşadığı dönemdir, O’nu düşündükçe gözleri dolar; Bir Kemalist için Altın Çağ, Atatürk’ün yaşadığı dönemdir, onu hatırladıkça gözleri dolar. Sonradan uydurulup içi istenildiği gibi doldurulmuş bir Kemalizm var elimizde; bir dönem komünizm karşıtı, bir dönem adeta ırkçı, bir dönem İslam karşıtı… Kitleleri bu şekilde yönlendiriyorlar. Seni de öyle güzel kardeşim…
Bir Kemalist’in bilgisi birkaç slogan ve ezberden ibarettir. Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Türkiye laiktir laik kalacak.
Nedir laiklik?
Namaz kılmayıp içki içinler tarafından yönetilmek.
Laiklik Avrupa’da büyük zenginliğe ve siyasi güce sahip ruhban sınıfının yıkılması amacıyla ortaya çıkmış; ancak dine karşı bir duruş gelişmemiş. Paris 2024 Olimpiyat açılış seremonisi bu nedenle kilisede yapılabildi. Bizde Avrupa’daki gibi bir ruhban sınıf yoktu. Laiklik teriminin içi keyfe göre dolduruldu ve İslam karşıtı bir hale geldi.
Bugün Rusya’ya bakın, İngiltere’ye bakın, hepsi eski imparatorluk topraklarında etkiye sahipler. Bizim ise adeta kolumuz kanadımız kırıldı; bırakın etkiyi, adeta düşman haline geldik eski coğrafyamızla.
Bunun sonucunda ne oldu? İsrail kuruldu; bölge paramparça edildi, emperyalizm bütün petrolü aldı. Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde yaşamış coğrafyanın başına Batıcı krallar getirildi. Bölge halkları İstanbul’a baktıklarında, onlara tamamen yabancı bir İstanbul vardı artık. Sonrasında Araplar sistematik olarak mezhepçilik ve Türk düşmanlığı ile yetişti; Türkler de benzer şekilde… Böylece bölge asla bir araya gelemeyecekti.
Ama bugün ne yapılıyor? Türk Devletleri Teşkilatı ile yeni kapılar açılıyor. TİKA ve benzeri kurumlar Balkanlar, Afrika ve Arap Yarımadası’ndaki Gönül Coğrafyası’nda yıkılmış gönül köprülerini onarıyorlar. Batı’nın rahatsızlığı bu yüzden.
Kemalist ardakaş, ülkeni çok sevdiğini biliyorum.
Batı’nın desteklediği ve yönlendirdiği etki ajanları sana yön verip Türkiye’yi yönetme peşinde. Çünkü Türkiye’nin eski etki gücüne ulaşmasını istemiyorlar. Sekülerler, muhafazakarlar, liberaller, hiçbir şeyci olmadan, birbirimizi ve ülkeyi sevebiliriz. Yeter ki geçmişte takılan fikri prangalarımızdan kurtulalım.
Sistemin kafana çizdiği sınırları kırma vakti gelmedi mi?
Vesselam.
Tunç
30 Ağustos 1922 hakkında mevcut bilgilerle acizane düşüncem:
1920’lerde Rusya ve İngiltere, Orta Asya-Afganistan-İran üzerinde egemenlik yarışı içindeydiler.
Milli Mücahede sırasında Enver Paşa Rusya’da ve Rus desteği altında. Ankara kaybederse, Ruslar Enver Paşa komutasında bir orduyla Anadolu’yu “kurtarıp”, Hilâfet’i kurtardıkları propagandasıyla Orta Asya ve Afganistan’da öne geçme düşüncesinde olabilirler.

Muhtemelen bu yüzden, İngiltere Milli Mücadele döneminde Yunanistan’dan tüm desteğini çekiyor. Nutuk’ta da İngilizlerin desteği açıkça belirtiliyor. İngilizler, Ankara’nın talep ettiği yerlerden kendiliklerinden çekiliyorlar.
O dönem bir yandan İngilizler ile görüşülürken, bir yandan da Ankara’nın çıkarttığı Hakimiyet-i Milliye gazetesi neredeyse Bolşevik yanlısı yazılar yayımlıyor.
Anadolu’nun denge politikasıyla ayakta kalmaya çalıştığını düşünüyorum. Belki de Rusya ve İngiltere arasında Hilafet nedeniyle oyun alanına dönmemek için kaldırıldı Hilâfet; belki de İngiltere talebiyle. Gerçekten bu fakire göre çok karanlık bir dönem o yıllar.
Karanlık bir odada el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Vesselam.
Tunç
1.)
Halifenin istifa edeceği haberlerinin Hindistan Müslümanlarına tesir ettiği ve ahalisini bilgilendirmek üzere Hindistan gazetelerince takip edildiği görülmektedir. Bombay Kronikal Gazetesi 12 Teşrinsani tarihinde halifenin istifası iddiasının doğru olmadığını ve İslam âlemine hizmete devam edeceğine dair haber yapmıştır. Halife Abdülmecit’ten övgülerle bahsedilen haberde; “Hilafetin vazifesi hakkında halife hazretlerinin pek yüksek fikirlere malik olduklarını biliyoruz. İslam âleminin ihtiyacını hiç kimse kendisinden daha iyi bilemez. Her taraftaki Müslümanların ıslah ahvali için bir şey yapmayan veyahud yapmak iktidarına haiz olmayan bir halife lüzumsuzdur, (…) halife İslamiye’ye karşı vazifesini yapmak istiyor.” denilerek Müslümanların bu davayı desteklemeye devam etmelerini tavsiye etmiştir (İkdam, 4 Kanunevvel 1923). HALİFELİĞİN KALDIRILMASININ HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARINA VE TÜRK BASININA YANSIMASI, Gamze Yaylagül, Asya Araştırmaları Dergisi / Sayı: 1 / Cilt: 4 / ISSN: 2667-6419
2.)
Bosna-Hersek, İbrahim Hakkı Çokiç “Müslüman ruhuna yabancı olan inkılapların ilk amacı dini devletten ayırmaktır. İkinci adım sadece Türklerin halifesi olmayan, tüm İslam dünyası tarafından kabul edilen halifenin kovulmasıdır. Üçüncü adım ise hilafetin kaldırılmasıdır. Bunun böyle olmasını istemek ne Türk milletinin ne de Türk idarecilerinin hakkıdır. Bu olay, İslam milletlerinin Türklere karşı sempatilerini ve saygılarını yok etmiştir. Hâlbuki İslam milletlerinin Türklere karşı sevgisi Lozan’da İsmet Paşa ve heyetinin diplomasisinden sonra daha fazla olmuştur. (Cokić, 1929:117)” “Mustafa Kemal ve arkadaşları tüm başarıları kendileri üstlenerek geniş kitlelerin sempatilerini kullanmış; Sultana ve tüm Osmanlı hanedanlığına karşı tavır alarak onları tahttan indirdikten sonra ülkeden kovmuştur. Tüm bu olup bitenlere Türk Milleti müsamaha göstermiştir. Yalnız tüm İslam dünyasının yanında yer alan bilinçli insanlar hilafetin kaldırılmasından rahatsız olmuşlardır.” (Čokić, 1930: 82). “Halife birey olarak bu makama laik olmayabilir ve bundan dolayı görevden alınabilir. İslam dünyası ne bu olaya ne de bu türden bir sebeple tüm Osmanlı hanedanlığının tahttan indirilmesine karşı problem çıkarırdı. Fakat büyük ve çok itibarlı bir ailenin kadın erkek, genç yaşlı demeden tüm fertlerinin ülkeden kovulması affedilmez bir günahtır”( Čokić, 1930:142). HİLAFETİN KALDIRILMASININ BOSNA-HERSEK BASININA YANSIMALARI (1924-1939), Cemile TEKİN, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 12/26
3.)
Bosna-Hersek, Abdullah Ayni Busatlic “Türkiye’de Müslümanları köle durumuna getiren ve Türkiye dışındaki Müslümanların zehirlemesine sebep olan Kemalist rejime karşı Müslümanlar nasıl bir tavır koymalılar ve din olarak İslam’a karşı bu rejimin planlarının ne olduğunu iyice bilmelidirler.” demekte, devamında; “Bunun bilinmesi için Kemalist rejim İslam’a uygun mudur? Bugünkü inkılap rejimi altındaki Türkiye’ye İslam devleti denebilir mi?” Bušatlić, 1930: 352) Buşatliç, Kemalist rejim Türkiye’de İslam dinini resmen kaldırıp yerine laik devlet sistemini uygulamaya başladığını, dünyada Türkler dışında sadece Bolşeviklerin ve Meksikalıların böyle bir uygulamayı yaptıklarını iddia etmektedir (Bušatlić, 1930:33-34). Hilafetin kaldırılmasının sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmadığını, bu hususun diğer Müslümanları da derinden etkileyeceğini ileri süren Buşatliç: “Hilafetin kaldırılması sadece Türkiye’deki Müslümanlara kabul ettirme çabası olarak gösterilmemiş, kendi liderleri aracılığıyla diğer İslam milletlerine de kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Örneğin Türk idarecileri Kudüs’te 1931 yılında düzenlenmiş Kudüs-İslam Kongresini engellemek için ellerinden geleni yaptıkları halde başarılı olmadıklarını Şekib Arslan’ın 33. ve 34. sayı ve 1930 tarihli ‘Hikmet’ gazetesindeki yazılarıyla Bosna Müslümanlarına bilgi olarak duyurulmuştur” (Bušatlić, 1930:352). HİLAFETİN KALDIRILMASININ BOSNA-HERSEK BASININA YANSIMALARI (1924-1939) Cemile TEKİN, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 12/26
4.)
El Heraldo, İspanya
5.) Mısır
al-Muqaṭṭam gazetesinde, eski El-Ezher temsilcisi Muhammed Şakir’in (1866-1939) yazdığı bir makale, Mustafa Kemal ve Anadolu hareketine karşı bir zamanlar duyulan sempati nasıl hilafetin kaldırılması kararından sonra nefrete dönüştüğünü gösteren bir başka örnektir. Paris’te yayımlanan bir gazeteden alıntı yapılan Şakir, Mustafa Kemal’in devrimini “dünyayı doğudan batıya sarsan bir delilik kasırgası” olarak tanımlayarak Mustafa Kemal ve ekibine duyulan güvenin kaybolduğunu ifade etmektedir. Bu tür makaleler, Mustafa Kemal ve takipçilerinin sadece zafer kazanana kadar İslam’a alkış tuttuklarını, ardından İslam ve hilafete karşı korkunç yöntemlerle bir savaşa girdiklerini tasvir ediyordu. Hilâfet’in kaldırılmasına sonrası ertesi gün Halife ve ailesi Mısır’a davet edilir, ancak Britanya buna izin vermez. The Egyptian Response to the Abolition of the Caliphate: A Press Survey, Hilal LİVAOĞLU MENGÜÇ, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 15 Sayı 30 (Güz 2019)
6.) Mısır
Mart 1924’te Ankara’da hilafetin kaldırılmasından birkaç gün sonra, Şerif Hüseyin Ürdün’de kendi halifeliğini ilan etti ve Filistin ve Ürdün’den bir miktar destek almayı başardı. Ancak, Müslümanların iki büyük merkezi olan Mısır ve Hindistan’da bunu başaramadı ve hilafet iddialarını sonlandırmak zorunda kaldı. Ocak 1923’te yazdığı bir makalede, Şerif Hüseyin’in Arap-İslam davası için uygun bir lider veya halife olup olamayacağını değerlendiren Rashid Rida, Hüseyin’in bir devlet adamı olmadığını ileri sürdü. Rida’ya göre, Hüseyin’in hilafet iddiası zayıf bir iddiaydı ve yalnızca kendi oğullarından ve belirli gruplardan destek görecekti. Rashid Rida, Hüseyin’in hilafet iddiasının ardında yatan şeyin, Araplar ve İslam arasında bir uyanış gerçekleştirme ideali değil, İngilizlerle yaptığı antlaşma olduğunu düşündü. The Egyptian Response to the Abolition of the Caliphate: A Press Survey, Hilal LİVAOĞLU MENGÜÇ, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 15 Sayı 30 (Güz 2019)
7.) ABD
Son perde. “Kanuni Sultan Süleyman’dan 600 Yıl Sonra Saltanat ve Osmanlı Hanedanının Sonu” The Telegraph-Herald, 23 Kasım 1922
8.)Fransa
Ankara Osmanlı hükümeti, günün haberlerinde geniş şekilde yer alan ve kamuoyunun büyük bir tutkuyla tartıştığı bir karara imza attı: Halife Abdul Medjid’i görevden aldı ve halifeliği kaldırdı. (…) Müslüman tarihinde halifeliğin hikayesinden daha trajik bir şey yoktur. Halifelik, Abbâsîler’in ilk dönemlerinde kaybettiği egemenliğe bir dönüş yaparak tekrar öne çıktı. Bağdat’ın düşüşünden sonra Türkler tarafından tekrar restore edilmesi gerekti ve 19. yüzyılın başında, Orta Çağ’daki gibi, hem teolojik hem de siyasi bir otorite haline geldi. Başka bir manevi otorite olmadığı sürece, müslümanlar körü körüne halifenin otoritesine tabi oldular. Ancak çağın ilerlemesi, tüm müslümanlarda liberalizmi geliştirdi ve eski dogmalara saygı azaldı. Bu nedenle, bugün halife, çoğu müslümanın üzerinde manevi otoritesini kaybetmiştir. Tarih bize, haçlı seferleri zamanında bile bu otoritenin, Kordoba ve Fas’taki halifelikler tarafından sorgulandığını gösteriyor. Bugün, 20. yüzyılda bu sorgulama politik bir hale gelmiştir. Müslümanlar, siyasi ve sosyal özgürlükleri talep ediyorlar. Bir sultan veya kral, artık Allah’ın bir hizmetkârı olarak görülüyor ve siyasi hırslarının dini misyonla hiçbir ilgisi olmadığı düşünülüyor. Ali ve ilk Şii’ler tarafından savunulan dünyevi ve manevi ayrım prensibi genel bir karakter kazandı. Buna karşılık, çoğu müslüman için halifelik, hâlâ en yüksek manevi otoritedir. Gerçek şu ki, müslüman dünyada kitleler okuma yazma bilmemektedir ve halifelik, Peygamber’in imgesidir; İslam’ın geri kalan her şeyidir. İlerleme, laiklik veya liberalizm fikirleri, ateşli bir inanca sahip ve liderlerinde ilahi kökenli bir otorite görmek isteyen bu halkların zihinlerine henüz nüfuz etmemiştir. Aynı durum, dünya genelindeki müslüman liderler için de geçerlidir. Hindistan’dan, Afrika’dan veya Arabistan’dan bir müslüman olsun, dini ritüelleri halifelik ve ona bağlı kutsal geleneklerle bağlıdır. Mısır’da, müslüman kadınlar, İslam hukukunun yükümlülüğüne tabidir; hala peçe takar ve hayatları Kuran’ın en katı emirleri tarafından şekillendirilir. Bu, Kuzey Afrika’daki tüm müslümanlar için de geçerlidir. Bu ritüellerin uygulanmadığı tek müslüman ülke Türkiye’dir. Türkiye, Batı’nın etkisi altında büyük bir adım atarak liberalizme yönelmiştir. Türkler, geleneklerden, çok eşlilikten ve halifelikten bile kurtuldular. Türkiye’yi modern bir ülke haline getirdiler. Basın, bu yöndeki reformları geniş ölçüde yansıttı. Ancak bu reformlar, elbette, kitlelerin zihinlerinde halifelik fikrini ortadan kaldırmadı. (…) Müslüman halklar hiç bir zaman bir arada olmamıştır. İsyanlar ve ayaklanmalar, İslam’ın kendisi kadar eskidir. Ancak halifelik fikri her zaman varlığını sürdürmüştür, modern dönemin müslüman reformcuları tarafından sorgulansa bile. İşte bu şekilde, ilk defa bu fikir 1924 yılında İstanbul’da uygulamaya kondu. Bugün, bu gücün geri getirilmesi söz konusu değil, çünkü artık yalnızca müslüman ülkelerin okuma yazma bilmeyen kitleleri tarafından tanınıyor. Ancak bu kitleler için halifeliğin sona ermesi bir trajedidir. Halifeliğin kaldırılmasının pratik bir yanı da vardır. Gerçekten de, halifelik kurumu uzun zamandır yalnızca bir gelenek, onur verici bir manevi otorite olarak kalmış, gerçek bir gücü olmamıştır. Dolayısıyla, bu mesele çözülmüştür. İslam halifeliğini kaybetmiştir. Ancak bu, manevi gücünde zayıfladığı anlamına gelmemektedir. Ankara hükümeti, artık hiçbir yararı kalmayan bu kurumu kaldırarak akıllıca bir karar verdi. İslam tarihindeki haliyle halifelik, tüm gerçekliğini yitirmişti. Aslında, mevcut müslüman dünyası halifeliğe ihtiyaç duymamaktadır. Gerekli olan şey, medeniyet dünyasının düşündüğü gibi bir uluslararası müslüman organizasyonudur, bir çeşit Müslüman Milletler Cemiyeti. Belki de aydın müslümanların böyle bir kurumu yaratma ve müslüman dünyasını manevi, entelektüel ve güçlü bir kuvvet haline getirme görevi olacaktır.
Pierre Mariel
Alternatif 1918.
İngiltere, Fransa ve İtalya 1.Dünya Savaşı’nı kaybetti.
Mehmetçik, Londra, Paris ve Roma’ya girdi. 3 ülkede de bağımsızlık hareketleri başladı.
Bağımsızlık hareketlerinin temsilcileri ile Dersaadet İstanbul’da konferanslar yapıldı.
İngiltere’ye koşulan şartlar:
Krallık kaldırılacak; anayasal bir Cumhuriyet kurulacak; ülke bir ulus devlet olacak.
İngiltere Kilisesi’nin bir başı olmayacak.
İmparatorluğun eski topraklarındaki milletlerle, Devlet-i Aliyye müsaadesi olmadan hiçbir ilişki kurulmayacak.
St.Paul Katedrali müze olacak.
Alfabe değişip, Osmanlı Alfabesi olacak.
İngilizler bütün şartları yerine getirdiler. Kraliyet ailesini ülkeden kovdular. Bağımsızlık hareketinin liderini İngilizler’in Babası olarak adlandırıp adına kahramanlık hikayeleri yazdılar. Her ders kitabının ilk sayfasında, her parada, her yerde onun resmi ve heykeli var. Çocuklar okullarda onun adına şiirlerle, şarkılarla büyüyor. Ortalama zekada, sorgulama yeteneği olmayan herkes, çocukluktan itibaren başlayan bu beyin yıkama sayesinde adeta ona tapıyorlar.
İtalya ve Fransa’da da benzer uygulamalar yapıldı.
Vatikan kapatıldı.
Ülkenin çıkarlarını, hiçbir menfaat olmadan savunacak bir monark aile kalmadığı için, İngiltere kolayca manipüle edilebilen zayıf bir ülke haline geldi.
İzmir’i alan komutan, Sakallı Nureddin Paşa.
Neden İzmir’de hiçbir yerde ismi yok?
Sonra başına neler geldiğini biliyor musunuz?
Nureddin Paşa, 1.Meclis’te vekildi.

Atatürk’e muhalif Ali Şükrü Bey’in meclisteki Lozan tartışmaları sırasında öldürülmesi sonrası 1.Meclis, kanuna aykırı şekilde feshedildi.
Meclisteki muhalif grup bu durumu protesto edip seçime girmeme kararı aldı. Ancak Nureddin Paşa, Bursa’da bağımsız olarak seçime girdi ve CHP’ye karşı kazanarak 2.Meclis’e girebildi.
Şapka kanununun anayasaya aykırı bir olduğunu savunduğu için Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt mecliste kendisine şu cevabı verdi:
“Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir… Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir.”
Nureddin Paşa birçok cephede savaşmış başarılı komutan ama en büyük özelliği Kut’ül-Amare’de İngilizleri yenip İngiliz askerleri esir alan komutan olmasıdır.
Atatürk, Nutuk’ta bu muzaffer komutan için şu cümleleri yazmıştır:
“NUREDDİN PAŞA, ZAFERDEN PAY ALMAYA EN AZ HAKKI OLANLARDAN BİRİDİR
Efendiler, bu kadar cür’etli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı garip karşılamamak mümkün değildir.Gerçekten de Nurettin Paşa, genel taarruzda 1’inci Ordu Komutanlığı’nda bulundu. Diğer bütün komutanlarla birlikte kendisine emrettiğimiz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olmak tabiî bulunan bir başarıyı ve şerefi, Nurettin Paşa’nın kendi şahsına mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz.
Nureddin Paşa’yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek maksadına dayanabilir. Yoksa, Nurettin Paşa, Büyük Zafer’in şerefinden pay almaya en az hakkı olanlardan biridir.
Efendiler, Büyük Taarruz’da, Nurettin Paşa’yı, yalnız taarruzun ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü, düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık.
Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme hattını keserek düşman ordusunu esir etmek için, artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre etraflı tedbirler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu.”
Nureddin Paşa’nın mezar taşında şu yazı yazmaktadır:
Nureddin Paşa
Selman-i Pak Muharebesi’ni kazanan, Kut’ül-amare’yı muhasara eden kuvvetlere ve Aydın’da 21., İstanbul’da 25., İzmir’de 17. kolordulara, Milli Mücadele’de ise Amasya’da merkez ordusuna ve Afyon’dan İzmir’e giden, İstanbul’un kurtuluşu için İzmit’te toplanan 1. Ordu’ya kumanda etmiş olan general Nureddin İbrahim Konyar’ın mezarıdır. Ruhu daima aziz ve şad olsun. Basra, Bağdat ve İzmir Valiliklerinde bulunmuş ve doğduğu Bursa’dan meb’us seçilmiştir. Müşir İbrahim Paşa’nın oğludur. 1872-18 Şubat 1932
Vatan sana minnettardır.
El-Fatiha.
Tunç
“Maymun Deneyi” ve “Devrimler Kanlı Olur” ve “Şapka Devrimi Kutlamaları”.
Kafese beş maymun koyarlar. Kafesin tepesinde bir demet muz vardır.
Beş maymundan hangisi muza ulaşmaya çalışırsa bütün gruba soğuk su sıkarlar. Muza ulaşmaya çalışmaktan vazgeçerler. Bir süre böyle şartlanırlar.
Daha sonra kafesteki maymunlardan biri, yeni bir maymunla değiştirilir. O da maymunluğun fıtratından muza ulaşmaya çalışır ama bu sefer diğer maymunlar su gelecek diye yeni maymunu muzdan uzak tutarlar.
Bir süre sonra “orijinal beş maymun”dan ikincisi de kafesten alınır, yerine bir başka yeni maymun konur. O da aynı şekilde muza ulaşmaya çalışır ve aynı şekilde diğer dört maymun onu muzdan uzak tutarlar.
Bu şekilde üçüncü, dördüncü ve beşinci “orijinal maymun” da kafesten çıkarılır ve üzerine bir damla su gelmemiş olan beş “yeni” maymun, bilmedikleri bir sebepten ötürü muza ulaşmaktan korkarlar.
Bir imparatorluk düşünün. Darbe ile yönetimine el konulduktan 10 sene sonra parçalanıyor. Bir Cumhuriyet kuruluyor.
İktidarı elinde tutanlar, önce farklı düşünenleri meclisten atıyor. Sonra tartışmalı mahkemelerde farklı düşünen binlerce insanı, alimi, önderi, hainlikle suçlayıp idam ediyor.
Sonra, tıpkı maymun deneyinde olduğu gibi, “suya maruz kalmış” şehirlilerde katı bir şartlanma, en ufak eleştiriye tahammülsüzlük. Mevcut düzeni adeta bir dinmiş gibi savunma…
Maymunun, muza ulaşamamasını bir devrim olarak görüp kutlaması ve kutsaması gibi…
Belki devletin ayakta kalmasına o gün, o şartlarla izin verildi (İngiliz yazışmalarında Ayasofya’nın müze olması gerektiği bile geçiyor). Belki eski etki alanına tekrar nüfuz edemeyecek bir devlet kurmamıza izin verildi sadece.
Ama yine de, o dönemki acıları sorduğunuzda; gözlerini devirip, bazen de biraz alaycı bir tebessümle “devrimler kanlı olur” diyenler olur.
Bazı marjinallerden “keşke tekrar olsa da siz kalanları da temizlesek” sözünü bile duyarsınız.
Nasıl bir devrimmiş ki, 100 yıl sonra bile kavgalı bir toplum çıkartmış ortaya? Oysa, Ahmet Yesevi’nin Anadolu’yu birleştiren öğrencileri erenler, sözle, gönüllere girerek yaptılar devrimlerini; 72 milleti huzur içinde yüzlerce yıl yaşatmak devrim değil mi? Necmettin Erbakan’ın hayalleri devrim değil mi? Recep Tayyip Erdoğan’ın, ülkenin bütün prangalarını kırması, Türkiye Yüzyılı ideali devrim değil mi?
Bu devrimler halka rağmen değil, halkla yapıldı. Halka sorarak; gönüllere girerek…
Devrim kanlı olmaz. Kanlı olursa onun adı başka bir şeydir.
Türkiye Yüzyılı’nda suyun çatallarının tekrar birleşmesi lazım.
Çocuklarımıza, Ortadoğu’nun çocuklarına, Afrika’nın çocuklarına, Dünya’nın tüm çocuklarına daha adil, daha kavgasız bir gelecek bırakmak için, bizim de geçmişe çıpa atmış kavgaları bırakmamız lazım.
Geçmişi, kimseyi hainlikle suçlamadan, kimseyi kutsallaştırmadan, hatasıyla, sevabıyla, bugünü birleştirip daha güzel bir yarını kurmak için kullanmamız lazım.
Cumhurbaşkanımızın dediği gibi:
“Bizim nazarımızda, her insan bir cihandır. Hangi kökene, hayat tarzına, kültüre, gelire, statüye sahip olursa olsun, tüm vatandaşlarımız değerlidir, hürmete ve hizmete layıktır. Kalbi Türkiye için atan herkese kapımız da gönlümüz de sonuna kadar açıktır.”
Kalbi Türkiye için atan herkesle, geçmişin tozlu demir parmaklıkları arasından çıkıp yanyana yürüyeceğimiz günler temennisiyle…
Vesselam.
Tunç
